Thursday, July 3, 2008
klip neden cikmadi
bircoklarinin pazarlama stratejisi, ya da zortangizligi olarak okumaya calistigi su son dort aylik tarihimiz, elimizin baska eller tarafindan tutulmasi, (bunu ozellikle belirtiyorum) horkheimervari bir el tutulmasi olarak algilanabilir. muzikten farkli olarak videoda, bir gorsel yonetmen gerektigi ve kendisinin montajlama konusunda ortaya sunmayi taahhut ettigi sureyi gecirmemesi gerektigi icin, bu kosullarin zitlandigi durumda mortingen oluyoruz. yasayan oluler konseptinin icini siril siril bosaltiyoruz. risk yonetimi de, bu kadar cok insanin karistigi isler de ancak birinin (eli, yuzu is yapan birinin) soyle herkesi bir silkmesi ile gerceklesebildiginden, boyle insanlar yoklugunda, ya da boyle insanlara olanak taninamayan olusumlarda, -malesef- riskin handle edilebilmesi diye bir mumkunat kalmiyor. sessizlesiyor insan, hayat devam ediyor. turkiye gibi. yeni sarkilar, yeni sabahlar...
yine, yeni, yeniden
allah vicdansizlari tas yapar degil mi? her kertede bana dusen yine kendim olmak, kendim olmak, kendim olmak. iz dusumlerimden beni takip edenler, yargilayanlar, kendi empatisizliklerinin tas kesildigi yerde duruyorlar. yazik; ki ne yazik. iyi ki hayat siyah-beyaz yargilara pabuc birakmayacak kadar renkli ve huzurlu. allah kahretsin huzursuzlari...
Thursday, April 19, 2007
Surp Hristos ve Asdvadzadzin'e dua ederken
geriye dönüp, nerde hata yaptım diye düşünüyorum. kendi tanrı'ma buyruk olduğumda mı??
malatya'da katledilen 3 can; misyonerler paranoyası ile dolmuş taşmış bir vatan
hiçbir sey yazmadan, size neler bizi buralara getiriyor sunarım. çocukluktan gelen "o öcü, bu canavar, bu yasak" tembihlerinin büyüdüğümüzde aldığı hal gibi geliyor bana. bazı paranoyak bölümlere özellikle dikkat çektim.
gectigimiz hafta yasanan bulusmada yer almis konusmaci Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI'nın Cumhuriyet Mitingi Konuşma Metni:
Değerli Atatürkçüler, yurttaşlar,
Sevgili dostlar, gerçek demokrasinin aşıkları,
Bugün dost da, düşman da kabul etmektedir ki, son zamanların en önemli etkinliklerinden birisini gerçekleştirmek üzere burada toplanmış bulunuyoruz. Bugün burada tarih yazmaktasınız.
Türkiye, 14 Nisan’da, 24 Ocak ve 12 Eylül sarmalıyla ivme kazanmış bir sürecin sonucunda sırtına giydirilmiş bulunan deli gömleğini yırtıp atmak noktasına gelmiştir. Bu etkinliğimizin önemi, odaklaştığı sorunların ciddiyetiyle bağlantılıdır. Karşı karşıya bulunduğumuz tehlike, bir kişinin Cumhurbaşkanı olup olmaması sorununu çok aşan boyutlardadır. Sorun, yalnızca ülkemizin değil, tüm insanlığın, tüm gezegenimizin kaderiyle ilgilidir.
Günümüzün küresel egemenleri yaklaşan sonlarını birazcık da olsa erteleyebilmek için, tırnaklarını dünyamıza biraz daha derinden geçirmek telaşı içindedirler. Sonuçta kendi sonlarıyla birlikte her şeyin sonunu getirebilecek bir pervasızlığa kapılmışlardır.
Yeni bir haçlı seferi başlattıklarını ilan edecek kadar gözleri kararmıştır. Küreselleşme dediklerinin, geçmişin haçlı seferleri gibi ilkel bir çapulculuktan ibaret olduğu giderek anlaşılmaktadır. Küreselleşme söylemleri arkasında, yeryüzünün yoksullarına karşı ilan edilmiş bir soyguna ve saldırıya tanık olmaktayız.
Bu bağlamda, ülkemizi ve ulusumuzu özel bir özenle hedef seçtikleri anlaşılıyor. Biz yeryüzünün en kıymetli doğal kaynaklarına uzanan yolun başında konuşlanmış bulunuyoruz. Biz, yirminci yüzyılın başında mazlum milletlerin emperyalizme karşı başkaldırısına öncülük etmiş olan bir ulusun evlatlarıyız. Onlara yüce önder Atatürk’ün önderliğinde verdiğimiz dersi, biz unutsak bile onlar unutmuyorlar. Bu nedenledir ki bizimle çok ayrı bir hesapları var.
Bugün için bizi özel bir nezarethaneye kapatmayı başarmışlardır. Bu nezarethane, Avrupa Birliği’nin bekleme odasıdır. Gardiyanları da içimizdedir, başımızdadır. Bu arada, ülkemizin içinde bulunduğu bölgede, 22 kadar ülkenin coğrafyasını değiştireceklerini açıkça ilan etmiş bulunuyorlar. Coğrafya değiştirmenin nelere mal olacağını yanı başımızdaki Yugoslavya’da, Irak’ta gördük, görmekteyiz.
Bize yönelik emellerini gerçekleştirmek üzere, içimizde, onların emirlerini yerine getirmekle görevli değişik kılıklardaki kadrolar seferberdir. Bunların her biri savunduklarını iddia ettikleri amaçların tümüyle ters doğrultudaki emellere hizmet etmekteler.
Bir bölümü sözüm ona dindardır. Aslında en büyük kötülüğü İslam dinine yapmaktadırlar. Yeryüzünün en son ve en gelişkin dinini ilkel Afrika dinleri gibi sakaldan ve türbandan ibaret bir aksesuar fetişizmine indirgeme çabası içindedirler. Küresel efendileri İslamı hazmedememektedir. Bunun için İslamı bırakmış, “Ilımlı İslamı” icat etmişlerdir. Ilımlı İslam, emperyalizme teslim olmuş İslam demektir. Yani İslam’dan başka bir şeydir.
Minareler süngümüzdür demişti. Geldi haçlı seferlerini yapanların eş başkanlığını kabullendi. Bu arada, Irak’ta yıkılmayan minare kalmadı. Bunların zamanında Hıristiyan misyonerliği başını alıp gitmektedir. İstanbul’u başında Ortodoks patriğinin bulunduğu bir dukalığa dönüştürmek isteyenlerin iştahları iyiden iyiye kabarmıştır.
Bunlar, İslam’a öylesine itici bir çehre yüklemişlerdir ki bir kısım yurttaşlarımız, “hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırarak sokaklara dökülmek noktasına gelmişlerdir. Bir başka bölümü, Güneydoğudaki yurttaşlarımızın haklarını savunmak görüntüsüne bürünmüş bölücülerdir. Gerçekte ise bu yurttaşlarımıza kestaneyi ateşten alma rolünü oynatmak istedikleri açıktır. Bu nedenledir ki Avrupa Birliği, büyük bir rahatlıkla Dicle - Fırat bölgesinin yönetimini uluslararası komisyona vermeyi planladığını gizlememektedir. Bölücülerin görevi kuzuyu sürüden ayırmaktır. Etraf, kuzuyu yemek için sabırsızlanan kurtlarla doludur.
Bir bölümü de, Cumhuriyetimizin yerine daha demokratik bir cumhuriyet kurma yalanıyla ortaya çıkmıştır. Bunlar numaracı cumhuriyetçilerdir. Bunların asıl amaçları da, Ankara’nın yerine Washington’u, Brüksel’i egemen kılmaktır. Hedefleri bağımsızlığımızı tümüyle sona erdirmektir. Böylece demokrasinin en temel koşulunu yok etmiş olacaklardır. Bu tür unsurların desteğiyle yürütülen politikalar, ülkemizi tam bir dar boğaza sokmuştur.
Satılmayan ekonomik varlığımız kalmamıştır. Son olarak sistemin kalbi demek olan bankalar satıştadır. Artık, esnafımız, köylümüz, kredi için, bankaları ele geçirmiş olan başta Yunanlı olmak üzere, değişik ülkelerin kapitalistlerine el açmak zorunda kalacaktır. Tabiatıyla eli boş kalacaktır.
Türkiye’nin sanayisi durmuş; tarımda kendine yeterli birkaç ülkeden biri olan ülkemizin tarımı tam bir yıkıma sürüklenmiştir. Sonuçta, Mehmetçiğin kanından başka satacak şeyimiz kalmadığını yüzümüze karşı Soroz’un ağzından söyleme cesaretini bulabilmişlerdir. Petrolümüzün yağmalanması şimdilik, Sayın Ahmet Necdet Sezer’in sayesinde ertelenmiştir. Sezer’e buradan saygı, sevgi ve şükran duygularımızı gönderiyoruz.
Bizim bu toplantımız böyle bir dönemde gerçekleşiyor. Bu toplantımıza gölge düşürmek için akıl almaz yollara başvurdular. Biz darbecilere destek oluyormuşuz. Asıl darbeci kendileri. Anayasa, Cumhurbaşkanının azınlığı temsil eden bir partinin değil, tüm ulusun temsilcisi olması için bir hüküm öngörmüş; Meclisin toplanıp bu konuda karar alabilmesi için belli bir çoğunluk koşulu belirlemiştir. Biz bunu tanımayız diyorlar. Pek çok saygın ve yetkin hukukçunun uyarısına rağmen açıkça Anayasayı çiğneyeceklerini söylüyorlar. Biz Anayasaya uyulmasını istiyoruz.
Bizim hukukumuz, hüküm giymiş insanların milletvekili olamayacaklarını öngörüyor. Onlar, milletvekili olan, başbakan olan, Cumhurbaşkanı da olur diyorlar. Cumhurbaşkanı olacağım derken, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla milletvekilliğinin de, başbakanlığın da tehlikeye düşeceğini görmek istemiyorlar. Biz Anayasanın ve hukukun uygulanmasını istiyoruz. Onlar Anayasayı hukuku tanımayan bir darbenin peşindeler. Biz, Atatürk’ün yerine ancak tüm ulusu kucaklayan bir Atatürkçü oturabilir diyoruz..
Bu toplantıya katılanların darbecilere destek olacakları yalanı, çoğu dolar ve avro kancasına takılmış bulunan bazı kuruluşların liderlerinin zihinlerini bulandırmaya yetmiş görünüyor. Bu nedenle bu toplantıya katılmakta ayak sürüyen bazı örgüt liderleri olduğunu biliyoruz. Ama onların tabanındakiler bu yalanlara kanmadılar ve buraya gelerek aramıza katıldılar. Gelmeyenler, tabandan yoksun bir biçimde sırça köşklerinde kendi başlarına kaldılar.
Bu bir koşudur. Bu koşuda elbette ki attan düşenler de olacaktır. Büyük ozanın deyişiyle “atları rüzgâr kanatlılar”ın kaybedecek vakti yoktur.
Biz kimiz? Bu meydanları dolduranlar kimlerdir? Biz atları rüzgâr kanatlılarız.
Atatürkçüler, cumhuriyetçiler, alın terleriyle kazandıkları paralarla yurdun dört bir köşesinden buraya geldiler. Ülkeyi, Dubai ve Orta Doğu prenslerine bir takım köşklerde pazarlama girişiminde olanların akılları halkın gücünün nelere kadir olduğunu anlamaya yetmez.
Biz kimiz?
Biz Kubilay’ız!
Biz Uğur Mumcu’yuz!
Biz Ahmet Taner Kışlalı’yız!
Biz Hablemitloğlu’yuz!
Biz Eşref Bitlis’iz!
Biz Bahriye Üçok’uz!
Biz saymakla bitmeyiz.
Biz, bir ölüp bin dirilenlerdeniz.
Bitmedi;
Biz kimiz?
Biz Mustafa Kemal Atatürk’üz.
Evet o burada. O, bizimle birlikte olduğu içindir ki, dün zafer bizim oldu. Bugün de, yarın da, daima zafer bizim olacaktır..
Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI
TÜMÖD Genel Başkanı
gectigimiz hafta yasanan bulusmada yer almis konusmaci Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI'nın Cumhuriyet Mitingi Konuşma Metni:
Değerli Atatürkçüler, yurttaşlar,
Sevgili dostlar, gerçek demokrasinin aşıkları,
Bugün dost da, düşman da kabul etmektedir ki, son zamanların en önemli etkinliklerinden birisini gerçekleştirmek üzere burada toplanmış bulunuyoruz. Bugün burada tarih yazmaktasınız.
Türkiye, 14 Nisan’da, 24 Ocak ve 12 Eylül sarmalıyla ivme kazanmış bir sürecin sonucunda sırtına giydirilmiş bulunan deli gömleğini yırtıp atmak noktasına gelmiştir. Bu etkinliğimizin önemi, odaklaştığı sorunların ciddiyetiyle bağlantılıdır. Karşı karşıya bulunduğumuz tehlike, bir kişinin Cumhurbaşkanı olup olmaması sorununu çok aşan boyutlardadır. Sorun, yalnızca ülkemizin değil, tüm insanlığın, tüm gezegenimizin kaderiyle ilgilidir.
Günümüzün küresel egemenleri yaklaşan sonlarını birazcık da olsa erteleyebilmek için, tırnaklarını dünyamıza biraz daha derinden geçirmek telaşı içindedirler. Sonuçta kendi sonlarıyla birlikte her şeyin sonunu getirebilecek bir pervasızlığa kapılmışlardır.
Yeni bir haçlı seferi başlattıklarını ilan edecek kadar gözleri kararmıştır. Küreselleşme dediklerinin, geçmişin haçlı seferleri gibi ilkel bir çapulculuktan ibaret olduğu giderek anlaşılmaktadır. Küreselleşme söylemleri arkasında, yeryüzünün yoksullarına karşı ilan edilmiş bir soyguna ve saldırıya tanık olmaktayız.
Bu bağlamda, ülkemizi ve ulusumuzu özel bir özenle hedef seçtikleri anlaşılıyor. Biz yeryüzünün en kıymetli doğal kaynaklarına uzanan yolun başında konuşlanmış bulunuyoruz. Biz, yirminci yüzyılın başında mazlum milletlerin emperyalizme karşı başkaldırısına öncülük etmiş olan bir ulusun evlatlarıyız. Onlara yüce önder Atatürk’ün önderliğinde verdiğimiz dersi, biz unutsak bile onlar unutmuyorlar. Bu nedenledir ki bizimle çok ayrı bir hesapları var.
Bugün için bizi özel bir nezarethaneye kapatmayı başarmışlardır. Bu nezarethane, Avrupa Birliği’nin bekleme odasıdır. Gardiyanları da içimizdedir, başımızdadır. Bu arada, ülkemizin içinde bulunduğu bölgede, 22 kadar ülkenin coğrafyasını değiştireceklerini açıkça ilan etmiş bulunuyorlar. Coğrafya değiştirmenin nelere mal olacağını yanı başımızdaki Yugoslavya’da, Irak’ta gördük, görmekteyiz.
Bize yönelik emellerini gerçekleştirmek üzere, içimizde, onların emirlerini yerine getirmekle görevli değişik kılıklardaki kadrolar seferberdir. Bunların her biri savunduklarını iddia ettikleri amaçların tümüyle ters doğrultudaki emellere hizmet etmekteler.
Bir bölümü sözüm ona dindardır. Aslında en büyük kötülüğü İslam dinine yapmaktadırlar. Yeryüzünün en son ve en gelişkin dinini ilkel Afrika dinleri gibi sakaldan ve türbandan ibaret bir aksesuar fetişizmine indirgeme çabası içindedirler. Küresel efendileri İslamı hazmedememektedir. Bunun için İslamı bırakmış, “Ilımlı İslamı” icat etmişlerdir. Ilımlı İslam, emperyalizme teslim olmuş İslam demektir. Yani İslam’dan başka bir şeydir.
Minareler süngümüzdür demişti. Geldi haçlı seferlerini yapanların eş başkanlığını kabullendi. Bu arada, Irak’ta yıkılmayan minare kalmadı. Bunların zamanında Hıristiyan misyonerliği başını alıp gitmektedir. İstanbul’u başında Ortodoks patriğinin bulunduğu bir dukalığa dönüştürmek isteyenlerin iştahları iyiden iyiye kabarmıştır.
Bunlar, İslam’a öylesine itici bir çehre yüklemişlerdir ki bir kısım yurttaşlarımız, “hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırarak sokaklara dökülmek noktasına gelmişlerdir. Bir başka bölümü, Güneydoğudaki yurttaşlarımızın haklarını savunmak görüntüsüne bürünmüş bölücülerdir. Gerçekte ise bu yurttaşlarımıza kestaneyi ateşten alma rolünü oynatmak istedikleri açıktır. Bu nedenledir ki Avrupa Birliği, büyük bir rahatlıkla Dicle - Fırat bölgesinin yönetimini uluslararası komisyona vermeyi planladığını gizlememektedir. Bölücülerin görevi kuzuyu sürüden ayırmaktır. Etraf, kuzuyu yemek için sabırsızlanan kurtlarla doludur.
Bir bölümü de, Cumhuriyetimizin yerine daha demokratik bir cumhuriyet kurma yalanıyla ortaya çıkmıştır. Bunlar numaracı cumhuriyetçilerdir. Bunların asıl amaçları da, Ankara’nın yerine Washington’u, Brüksel’i egemen kılmaktır. Hedefleri bağımsızlığımızı tümüyle sona erdirmektir. Böylece demokrasinin en temel koşulunu yok etmiş olacaklardır. Bu tür unsurların desteğiyle yürütülen politikalar, ülkemizi tam bir dar boğaza sokmuştur.
Satılmayan ekonomik varlığımız kalmamıştır. Son olarak sistemin kalbi demek olan bankalar satıştadır. Artık, esnafımız, köylümüz, kredi için, bankaları ele geçirmiş olan başta Yunanlı olmak üzere, değişik ülkelerin kapitalistlerine el açmak zorunda kalacaktır. Tabiatıyla eli boş kalacaktır.
Türkiye’nin sanayisi durmuş; tarımda kendine yeterli birkaç ülkeden biri olan ülkemizin tarımı tam bir yıkıma sürüklenmiştir. Sonuçta, Mehmetçiğin kanından başka satacak şeyimiz kalmadığını yüzümüze karşı Soroz’un ağzından söyleme cesaretini bulabilmişlerdir. Petrolümüzün yağmalanması şimdilik, Sayın Ahmet Necdet Sezer’in sayesinde ertelenmiştir. Sezer’e buradan saygı, sevgi ve şükran duygularımızı gönderiyoruz.
Bizim bu toplantımız böyle bir dönemde gerçekleşiyor. Bu toplantımıza gölge düşürmek için akıl almaz yollara başvurdular. Biz darbecilere destek oluyormuşuz. Asıl darbeci kendileri. Anayasa, Cumhurbaşkanının azınlığı temsil eden bir partinin değil, tüm ulusun temsilcisi olması için bir hüküm öngörmüş; Meclisin toplanıp bu konuda karar alabilmesi için belli bir çoğunluk koşulu belirlemiştir. Biz bunu tanımayız diyorlar. Pek çok saygın ve yetkin hukukçunun uyarısına rağmen açıkça Anayasayı çiğneyeceklerini söylüyorlar. Biz Anayasaya uyulmasını istiyoruz.
Bizim hukukumuz, hüküm giymiş insanların milletvekili olamayacaklarını öngörüyor. Onlar, milletvekili olan, başbakan olan, Cumhurbaşkanı da olur diyorlar. Cumhurbaşkanı olacağım derken, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla milletvekilliğinin de, başbakanlığın da tehlikeye düşeceğini görmek istemiyorlar. Biz Anayasanın ve hukukun uygulanmasını istiyoruz. Onlar Anayasayı hukuku tanımayan bir darbenin peşindeler. Biz, Atatürk’ün yerine ancak tüm ulusu kucaklayan bir Atatürkçü oturabilir diyoruz..
Bu toplantıya katılanların darbecilere destek olacakları yalanı, çoğu dolar ve avro kancasına takılmış bulunan bazı kuruluşların liderlerinin zihinlerini bulandırmaya yetmiş görünüyor. Bu nedenle bu toplantıya katılmakta ayak sürüyen bazı örgüt liderleri olduğunu biliyoruz. Ama onların tabanındakiler bu yalanlara kanmadılar ve buraya gelerek aramıza katıldılar. Gelmeyenler, tabandan yoksun bir biçimde sırça köşklerinde kendi başlarına kaldılar.
Bu bir koşudur. Bu koşuda elbette ki attan düşenler de olacaktır. Büyük ozanın deyişiyle “atları rüzgâr kanatlılar”ın kaybedecek vakti yoktur.
Biz kimiz? Bu meydanları dolduranlar kimlerdir? Biz atları rüzgâr kanatlılarız.
Atatürkçüler, cumhuriyetçiler, alın terleriyle kazandıkları paralarla yurdun dört bir köşesinden buraya geldiler. Ülkeyi, Dubai ve Orta Doğu prenslerine bir takım köşklerde pazarlama girişiminde olanların akılları halkın gücünün nelere kadir olduğunu anlamaya yetmez.
Biz kimiz?
Biz Kubilay’ız!
Biz Uğur Mumcu’yuz!
Biz Ahmet Taner Kışlalı’yız!
Biz Hablemitloğlu’yuz!
Biz Eşref Bitlis’iz!
Biz Bahriye Üçok’uz!
Biz saymakla bitmeyiz.
Biz, bir ölüp bin dirilenlerdeniz.
Bitmedi;
Biz kimiz?
Biz Mustafa Kemal Atatürk’üz.
Evet o burada. O, bizimle birlikte olduğu içindir ki, dün zafer bizim oldu. Bugün de, yarın da, daima zafer bizim olacaktır..
Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI
TÜMÖD Genel Başkanı
Saturday, April 14, 2007
Hrant Dink kitlesi tandogan'daki cumhuriyet kitlesini gecerse
Add onderliginde planlanan yarinki toplanma, simgesel olarak cok seyler ifade ediyor olsa gerek bircoklari icin. Ki onlar hep bu simgesellikler uzerinden dertlendirip hayatlarini - keza hayatlarimizi-, bu simgeselliklerle cozumler buluyorlar ayni dertlere. planlama komitesi basinda add baskani eski jandarma komutani mehmet sener eruygun ve emekli mustesar ali ercan yaptiklari cagriyla kimi hedef aliyor, kime neyi dayatiyor, bunlari anlatmama gerek yok sanirim. ahmet necdet sezer tarafindan gectigimiz yil yukluce para destegi alan add (aaaa nasi yani) bu toplanma ile, destek buldugu kurumun tabi ki sarsilmamasi icin elinden ne gelirse, hatta ordu bile, ardina koymamaya calisiyor. her ne hikmet ise, savunduklari cumhuriyetin kendine bictigi %10 baraji, ne yapip etmis, boyle bir tehdidi gelip kapimiza birakmisti. yine ayni cumhuriyetin, yurutmeyi yasamanin secimine birakmasi da baska bir bit yenigi olarak cikti karsilarina.
efendiler, sizin kanununuz, sizin rejiminiz. sonucta rejim kutsaldir, sorgulanamaz, bolunemez...
tum bu baglamin icersinde neden durup durup, sorun yerine, sorundan - eger boyle olsa bile - faydalanmaya calisan bireyi, kurumu, ideolojiyi sucluyoruz? 81'den beri tanik oldugum T.C. siyasetinde,bugune kadar belli azinlik kesimler disinda mainstream politik arenada kimse (parti, sahis, ideoloji) secimleri baraj yuzunden kaybetmedikce, o secim barajini problem haline getirmedi. herkes kendi ekmegini yagladi, yettigi kadar sekerini serpti, sonra dusunce, abibik, huririk... kendi hukumranliklarinizin, o, milleti gidebildigi yere kadar cahil ve bagimli birakmalarin sonucudur bugunler. ki yurutmeyi olusturan cumhurbaskaninin da meclis tarafindan secilmesi, yine kanunlarimizca herhalde 80'lerin sonuna kadar bekletilmis - burasi daha da dusundurucu - ve sonrasinda yururluge girebilmis bir maddesyon olsa gerek. boyle bir durum sonucu: hepsi zaten yazilmis, bicilmis hayat formlari yani, sizin sonuna kadar savundugunuz...ki bu sebepledir herhaldeki, yahudi olamamis bir benligin tanri'nin o essiz isminden birsey anlayamayip agzina alabilmesi gibi, ne yuce oldugunu farketmeden, ordunun ismini buyuk rahatlikla zikredebilenler var.
aydinlanmadan, laiklikten, ilericilikten bahsedip, karanligi ve bagnazligi hapseden bir zihniyet, nasil oluyorsa kendi sisteminin ozgurlugunu delmeye, demokrasiyi askerle ters yuz etmeye calisiyor. yarin kitlelermis tandoganda toplaniyor; kapiyorum gozumu ve hrant'a veda gununu hayal ediyorum ayni canlilikla. geciyor hrant yarinki kitleye kucuk selam cakarak cenaze arabasindan; cunku kitle kucuk...hopefully.
kimsenin bezirgani degil bu serzenme, sadece "etme bulma" filminin kisa bir immanent kritigi.
efendiler, sizin kanununuz, sizin rejiminiz. sonucta rejim kutsaldir, sorgulanamaz, bolunemez...
tum bu baglamin icersinde neden durup durup, sorun yerine, sorundan - eger boyle olsa bile - faydalanmaya calisan bireyi, kurumu, ideolojiyi sucluyoruz? 81'den beri tanik oldugum T.C. siyasetinde,bugune kadar belli azinlik kesimler disinda mainstream politik arenada kimse (parti, sahis, ideoloji) secimleri baraj yuzunden kaybetmedikce, o secim barajini problem haline getirmedi. herkes kendi ekmegini yagladi, yettigi kadar sekerini serpti, sonra dusunce, abibik, huririk... kendi hukumranliklarinizin, o, milleti gidebildigi yere kadar cahil ve bagimli birakmalarin sonucudur bugunler. ki yurutmeyi olusturan cumhurbaskaninin da meclis tarafindan secilmesi, yine kanunlarimizca herhalde 80'lerin sonuna kadar bekletilmis - burasi daha da dusundurucu - ve sonrasinda yururluge girebilmis bir maddesyon olsa gerek. boyle bir durum sonucu: hepsi zaten yazilmis, bicilmis hayat formlari yani, sizin sonuna kadar savundugunuz...ki bu sebepledir herhaldeki, yahudi olamamis bir benligin tanri'nin o essiz isminden birsey anlayamayip agzina alabilmesi gibi, ne yuce oldugunu farketmeden, ordunun ismini buyuk rahatlikla zikredebilenler var.
aydinlanmadan, laiklikten, ilericilikten bahsedip, karanligi ve bagnazligi hapseden bir zihniyet, nasil oluyorsa kendi sisteminin ozgurlugunu delmeye, demokrasiyi askerle ters yuz etmeye calisiyor. yarin kitlelermis tandoganda toplaniyor; kapiyorum gozumu ve hrant'a veda gununu hayal ediyorum ayni canlilikla. geciyor hrant yarinki kitleye kucuk selam cakarak cenaze arabasindan; cunku kitle kucuk...hopefully.
kimsenin bezirgani degil bu serzenme, sadece "etme bulma" filminin kisa bir immanent kritigi.
Thursday, April 5, 2007
ve sonra tuttum emel'i kolundan
soludugum havanin nemli olmasi yetmezmis gibi, seninle kurdugumuz su kucuk masal kasabasi da gun gectikce daha sıkıcı olmaya başladı. gecen zaman her turlu tozlanmaya sebep olurken (bkz. hem insanların doğumlarından beri tek gerçek malvarlıkları olan düşlerini saklamak için kullandıkları o kafa artığı kılların, hem de yaşlıları kasaba dünyası ile iletiştiren gözlüklerin camları üstüne tonla beyaz attırmış Zeus, oğlu Ares ile birlikte), beraberinde "kasaba halkı ile iyi mi yaptık, yoksa kötü mü?" şeklinde yargı sorularına verelebilecek türden cevapları da alüvyal şeklinde taşıyıp depoluyor. Bu cevapları hangi politika bilimcisi cevaplama yetisindedir bilinmez, çünkü kasabamızda henüz politika yapabilecek hale geldik mi bundan da emin değilim emel'im. ne de olsa politika, farklı arzu ve ilgilerin meydanda çakışmasından medyana gelir ki kasaba henüz böyle bir çakışmaya hazır değil biliyorsun.
mesela şu etrafında halkalarla (aura değil biliyorum salak!) bilgisayarda kuklan olan halklar gibi değil ki kasaba, vur toprağa toplansın meydanda...
sen bence otur biraz caetano veloso dinle
mesela şu etrafında halkalarla (aura değil biliyorum salak!) bilgisayarda kuklan olan halklar gibi değil ki kasaba, vur toprağa toplansın meydanda...
sen bence otur biraz caetano veloso dinle
Saturday, January 20, 2007
hepimiz???
bu kan kokan, dunden beri yagmuruyla sokaklardaki vahseti silmeye, bertaraf etmeye calisan istanbul havasi, nasil da icine icine vuruyor insanin. aptalligini icine sindirememis, tek vucut olmayi haykiran zihniyetler, hem bu kalles ve insaniyetten uzak katlin olabildigince siyasi yanini gormeye calisiyor - yok provokasyon icin, yok amerikan senatosunda bilmemne mevzuunun bahis konusu edildigi gunlere denk dusuruldugu icin yapildi, bu oyuna gelmeyelim vs. - ve hrant'i da hic olmak istemedigi kadar siyasetin dibine vurmaya cabaliyorlar. gazetelerin internet sayfalarinda yapilan yorumlar, devlet erkaninin yaptigi aciklamalar zaten hep bu eksende. kimileri yorumlarda "neden hepimiz ermeni olalim, elhamdurullah turkuz, muslumaniz" diyerek daha ne oldugunun bile farkina varmamis basiretsiz ve basit alayciligiyla hic bir seyi kendine dert edinememe tutkusunu dillendirirken, televizyonda bini bir para etmeyen, bu kokusmus ve tiksinc T.C. sisteminin alayli adamlari, komplo teorileriyle o katili bugune yetistiren egilimin bayragini gostere gostere bu meseleyi irdeliyor.
irdelemeyin kardesim. bu olay tabi ki de hicbir turlu siyasi bir mecraya donusturulemeyecek kadar agir ve insanin o gordugu kanla, insaniyeti namina kurmasi gereken iliski sebebiyle kanini donduruyor. iste benim gordugum, hissettigim tek sey bu. dusunme ve dile getirme hakkini en insani bicimde yureginde tasiyan bir hrant'in, o aglayan, kendime cok benzettigim masumiyet halinde yuzustu birakilan ya da ustune yurunen insan olarak oldurulmesi agirima giden. hem kendini gazeteci sanan, hem de dusunsel baglamda bir seyler iddia edebildigini sanan bunca gereksiz ve topluma faturasi cok agir gelen, tonla tutucu, kohne, zevzek ve dusunmekten uzak ozne - mutlakiyet altinda kendini ezdiren ozne kavramini kullaniyorum - yerine bu memleket ve dunya icin cok daha gerekli bir "insan" olarak, okudugum her yazisinda, izledigim her konusmasinda, yolda gordugumde bile bu kadar yurekten, vicdanli, acik sozlulugunu vicdanina sigdiramadigi sessizlik ve yanlislara bagladigim, bir insanin nasil bi kadar ustune gidilebilir, bu insanla yuregine naisl yurek konulamaz, anlayamazdim. ama nasilsa bu politik cikmazlar ve kolektif paylasimlarin postunun yeterince ciktigi bir cagda, bu igrenc ve hicbir turlu icinde yasamak istemedigim su T.C. konjonkturunde, zaten birseyler soylemek yetersizdi. hep talep etmek, kendini savunmak, sorgulamak, sorgulatmak, anlamayanlarin sundugu ve dayattigi bu caresizlige aglamak, o Mesih gununu beklemek, kurtulusu yavan da olsa dilemekti bize dusen. hrant dink belli kereler candan ruh kardesimdi. sadece bu kez hic de normalde dusunmedigim Turklugumden utanarak optum kendisini; Halaskargazi'de gordugum kahve-kadife takiminin yanindan suzulen o berrak kaninin biraz ilerisinde ayni zehirli caresizlige aglarken.
irdelemeyin kardesim. bu olay tabi ki de hicbir turlu siyasi bir mecraya donusturulemeyecek kadar agir ve insanin o gordugu kanla, insaniyeti namina kurmasi gereken iliski sebebiyle kanini donduruyor. iste benim gordugum, hissettigim tek sey bu. dusunme ve dile getirme hakkini en insani bicimde yureginde tasiyan bir hrant'in, o aglayan, kendime cok benzettigim masumiyet halinde yuzustu birakilan ya da ustune yurunen insan olarak oldurulmesi agirima giden. hem kendini gazeteci sanan, hem de dusunsel baglamda bir seyler iddia edebildigini sanan bunca gereksiz ve topluma faturasi cok agir gelen, tonla tutucu, kohne, zevzek ve dusunmekten uzak ozne - mutlakiyet altinda kendini ezdiren ozne kavramini kullaniyorum - yerine bu memleket ve dunya icin cok daha gerekli bir "insan" olarak, okudugum her yazisinda, izledigim her konusmasinda, yolda gordugumde bile bu kadar yurekten, vicdanli, acik sozlulugunu vicdanina sigdiramadigi sessizlik ve yanlislara bagladigim, bir insanin nasil bi kadar ustune gidilebilir, bu insanla yuregine naisl yurek konulamaz, anlayamazdim. ama nasilsa bu politik cikmazlar ve kolektif paylasimlarin postunun yeterince ciktigi bir cagda, bu igrenc ve hicbir turlu icinde yasamak istemedigim su T.C. konjonkturunde, zaten birseyler soylemek yetersizdi. hep talep etmek, kendini savunmak, sorgulamak, sorgulatmak, anlamayanlarin sundugu ve dayattigi bu caresizlige aglamak, o Mesih gununu beklemek, kurtulusu yavan da olsa dilemekti bize dusen. hrant dink belli kereler candan ruh kardesimdi. sadece bu kez hic de normalde dusunmedigim Turklugumden utanarak optum kendisini; Halaskargazi'de gordugum kahve-kadife takiminin yanindan suzulen o berrak kaninin biraz ilerisinde ayni zehirli caresizlige aglarken.
Subscribe to:
Posts (Atom)